2 Teker Gezi İran | 2017 |

Aslında benim aklımda Rusya vardı ve nereden ne şekilde çıktı bu İran planı inanın hiç hatırlamıyorum. Rusya’ya odaklı yaptığım tüm planlar bazı yerli yersiz sebeplerle bozuldu ve o sıra diğer gezginlerin İran’la alakalı paylaşımları, verdikleri %100 pozitif yorumlarla benim bu yolculuğa kanalize olmamı sağladılar. İyi ki de öyle olmuş diyorum şu an. Yaptığım planlar zaman zaman değişikliğe uğrasa da sonunda mutlu olduğum ve keyif aldığım geziler yaptım. Patnos, Doğubeyazıt, Tebriz, Astara, Rasht, Chalus, Tahran, İsfahan, Şiraz güzergahında geçen en uzun yurtdışı gezimi 5000km olarak icra ettim. Bu geziye ait fotoğraf sunumumu buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Ağustos 2017’de Trabzon’dan İran’a doğru sabahın erken saatlerinde motorumla yola koyuldum. Ortalama 5000km olarak gerçekleşen 2 teker gezimde yola çıkmadan km anlamında bir planlama yapmamıştım. Daha önce Türkiye’de birkaç defa 5000km civarında turlar yapmıştım. İlk yurtdışı gezimi yine komşu ülkelerden Gürcistan’a yapmış ve 1500 km civarında oldukça keyifli bir gezi olmuştu. İran gezisi ise biraz daha farklıydı benim için. Pasaportumu cebime koyduktan sonraki gerçekleştireceğim en uzun 2 teker gezi olacaktı bu.

İlk gün yaptığım planda sınıra kadar gidip ertesi gün İran’a ulaşmak vardı. Nitekim Ağrı Patnos’ta yakın bir arkadaşımın misafiri olarak geçirdim yolculuğumun ilk gecesini. İlk günden lastiğimin patlaması ise sanki bu yolculuğun ne kadar stresli olacağının habercisi gibiydi. Sabah ilk iş lastiğimi tamir ettirmek oldu. Sonra sınıra doğru yola koyuldum ve Doğubayazıt’a varıp biraz dinlenirken lastiğimin aşınmaya başladığını fark ettim. Bu benim için bir dönüm noktasıydı. Ya geziyi iptal edip geri dönecektim ya da İran’da bulmamın oldukça güç olacağı lastik sıkıntımı görmezden gelip risk alarak İran’a girecektim. Nitekim Karadeniz’li inadımdan olacak ki yola devam etmeye karar verdim. Bu kararımın arkasında Doğubayazıt’ta denk geldiğim motosiklet tamircisi bir arkadaşın yardımları var. Bana başka bir çıkma lastiği tamamen ücretsiz verdi ve beni bir anlamda bu yolculuk için cesaretlendirdi. Gerçi sonrasında bu lastiğin çok daha kötü durumda olduğunu anladım ama artık İran’a girmiştim ve geri dönüş yoktu. Neyse sınırda birkaç saatlik uğraşın ardından artık İran topraklarında motorumu sürmeye başlamıştım. Heyecanla benzinim bitse de litresi 1₺ olan benzinden bir an önce depomu doldurup yola devam etsem düşüncesi vardı kafamda. Hava kararmadan varmak istediğim Tebriz’e doğru sürmeye başladım. Hislerimle yolları bulmaya çalıştım dersem yalan olmaz. Hangi yoldan gittiğimi tam olarak bilemeden uzun bir gece sürüşünün ardından Tebriz’e zar zor vardım. Burada Trabzon’dan bir arkadaşımın İran’lı arkadaşıyla buluştuk ve 2 gün kendisi beni misafir etti. Tebriz’in olabildiğince altını üstüne getirdik. Bu esnada bir etkinlik için bu şehirde bulunan Trabzon’dan yazar arkadaşım Serkan Türk’le de buluşup biraz zaman geçirmemiz ilginç bir anı olarak aklımıza yazıldı.

Tebriz, İran’ın batıya açılan kapısı olmuş tarih boyunca. Her dönem modernleşme adımlarının atıldığı Tebriz, bugün de sanayisi ile ülkeye yön verenler arasında. Doğu Azerbaycan Eyaleti’nin başkenti olan Tebriz aynı zamanda İran’ın en büyük şehirlerinden biri. Benim gezdiğim en güzel yerleri arasında bulunan Gök Mescid ya da Mavi Cami adını süslemelerinde kullanılan muhteşem güzellikteki çinilerinden alıyor. Bu çiniler nedeniyle takılan bir isim de ‘İslam’ın Turkuazı’. 15. yüzyılın ortalarında inşa edilen yapı geçirdiği depremler sonucu büyük hasar görmüş ancak başarılı restorasyonlar sonucu günümüze ziyaretçilerini büyüleyen güzellikte ulaşabilmiş. En büyük özelliklerinden biri ‘Allah’ adının mavi çinilerle ve defalarca tekrarlanarak 1001 kez yazılmış olması. Tebriz’in bir de kapalı çarşısı var. Dünyanın en büyük çarşılarından biri. İçinde 24 kervansarayın ve 7350 dükkanın olduğu çarşının yollarının uzunluğu 3,5 kilometre. Gezerken kaybolursanız korkmayın, siz ne ilksiniz ne de son olacaksınız. Yaklaşık 1000 yaşında olduğu söylenen çarşı bugünkü görüntüsüne 15. yüzyılda kavuşmuş.

2. Gün artık yola çıkma zamanı gelmişti ve Tebriz’den Hazar denizi kıyılarındaki Astara’ya varmaktı planım. Yolda her şey oldukça keyif verici ve heyecan doluydu. 250 CC üzeri motosikletlerin yasak olduğu İran’da benim motosikletim dikkat çekiyor ve yabancı olduğumu anlayınca insanların ilgisi daha fazla oluyordu. Misafirperverlikleri daha ilk günlerden beni oldukça hoşnut etmişti diyebilirim. Biraz rüzgarlı bir yolda saatlerce sürdükten sonra akşamüzeri hedefime varmıştım. Heyecanla Hazar denizini görmek için sahile yöneldim. Bu arada da burada herhangi bir kimseyle irtibatım olmadığı için çadır kurmaya yer gözlüyordum. Malum geceyi burada geçirip sabah yola koyulacaktım. Motorumu sahil kısmında bir parka bırakıp bende etrafta biraz dolaşıp zaman geçirdim ve bu esnada iki genç arkadaşla sohbet etmeye başladık. Sağ olsunlar bana çadır için bir yer bulmamda yardımcı oldular ve sahilde bir alana çadırımı kurdum. Aslında İran’da bunu herkes yapıyor ve evlerinden ziyade insanlar sahil kısmına parklara, bahçelere çadır kuruyor ve burada yemeklerini yiyip geceyi geçiriyorlar. Dolayısı ile İran’da hemen hemen istediğiniz her yerde kolaylıkla çadır kurup yatabilirsiniz. Güvenlik konusunda da sıkıntı yaşayacağınızı düşünmüyorum. Tabi tedbirinizi almanızda her zaman yarar vardır ki, ben öyle yaptım.

Bir sonraki gün tekrar yola koyulup sahil şeridinden sürüşle Reşt şehrine varmayı düşünüyordum. Oraya giderken de yol üstünde daha önce bahsi yapılan meşhur bir köyü de görmek için plan yaptım. İran’ın tarihi kasabası Masule, farklı mimarisi, tarihe tanıklık eden evleri, yemyeşil doğası ile turistlerin de gözdesi. Ülkenin kültürel mirasları arasında yer alan kasaba yüzyıllara meydan okuyor. Yaz aylarında serin havası, kış aylarında ise; karla kaplı doğası ve yoğun sis inen dağlarıyla İran’ın turizm merkezlerinden olan tarihi kasaba; İran’ın kültürel mirasları arasında. Elburz Dağları’nın içerisinde inşa edilen Masule kasabası, İran’ın en güzel ve en şirin kasabalarından bir tanesi. Yüzyıllar önce İran’ın Azerbaycan Gilan ve Zencan bölgelerini birbirine bağlayan yolların kesiştiği yerde kurulmuş bu kasaba ve önemi de bundan kaynaklanıyor. 10. ve 13. yüzyıllar arasında önemli bir geçiş güzergâhı ve ticaret merkezi olan kasabada hala geçmişin kültürel izleri saklı.

Bu güzel köyü gezip, fotoğrafladıktan sonra Reşt şehrine yola devam ettim. Geceyi burada geçirecek ve yine çadır kuracaktım. Şehir merkezinden tanıştığım ve orada görevli olan bir arkadaş yine misafirperverliklerini gösterdi ve o gece onlarda misafir oldum. Sonrasında 4 kişi olduk ve onların kendi yaşantılarına ortak oldum. Kahve kültürlerini tecrübe ettim ve oldukça kalabalık bir ortamda eğlenceli bir akşam geçirdik. Kahvelerinde nargile ortamı ve keyifli sohbet çok güzel bir hatıra olarak kaldı. Sonraki gün Kurban Bayramıydı ve ben kahvaltıdan sonra tekrar yola koyulup, tüm bu eğlencenin, keyif dolu yolculuğun arasında unutmaya çalıştığım arka lastiğimi hatırladım. Sorun giderek büyüyor ve bende yola hırsla  ama dikkatli ve oldukça temkinli şekilde devam ediyordum. Tüm araştırmalarım bana lastiği bulmak için tek seçenek olan Tahran’ı gösteriyordu. Oraya gidebilmem ise biraz şans, lastiğini bulabilmem ise çok daha büyük bir şans gerektiriyordu. Elbette bu arada yaptığım gezinin de keyfini kaçırmamaya çalışıyordum. Sahil şeridindeki sürüşlerin son rotası Çalus’a yine bir akşam vakti varmıştım ve biraz turladıktan sonra tıraş olmak istedim. Bir berbere girerek yarım yamalak dille sohbet edip tıraşımı olup çıktım. Geç bir saat olmuş ve ben çadır için halen bir yer bulamamıştım. Sahil kesimi kafeler, restoran tarzı yerlerle doluydu ve pek çadırlık alan yoktu. Tahran yoluna devam edip uygun bir yer aramaya karar verdim. En sonunda bir park buldum ve benim gibi orada çadır kurmuş olan diğer insanlarla bir gece geçirip sabah yine erkenden Tahran’a doğru yola koyuldum.

Çalus – Tahran yolu dağlık bir araziden geçen, bir motosiklet kullanıcısının kesinlikle oldukça keyif alarak sürüş yapabileceği bir yoldu. Bu yolun tek gidiş gelişe sahip olması ve biraz da o gün için kalabalık trafiğinin olması dezavantajıydı. Onun dışında yolun manzarası ve kayalık bir arazinin içinden yapılan sürüş oldukça keyifliydi. İlk kez böylesine eski, tavanından sular damlayan, duvarlarının elle oyularak açıldığı bariz belli olan bir tünelden geçiyordum. Heyecanım katlanıyordu. Oldukça keyifli bir yolculuktu bu yoldaki motosiklet sürüşüm. Öğleden sonra Tahran’a varmış ve artık kaderimle yüzleşip arka lastik  arayışına başlamıştım. Çünkü lastiği bulamazsam bu noktadan sonra geri dönmek şart olacaktı. Biraz araştırma yaptıktan sonra benim motoruma uygun lastiği zor da olsa bulabildim. Bu esnada o gece misafiri olacağım arkadaşla buluşmak için Tahran’ın biraz dışına çıkmam gerekiyordu. Kerec’te ikamet eden bu arkadaşa ulaşmak için girmeye imtina ettiğim Tahran otobanına girmek zorunda kaldım. Bu otoban ki gece gündüz aynı trafik yoğunluğuna sahip ve yol almak oldukça zor olabiliyor. 2 Tekerli olmanız da pek bir avantaj sağlamıyor. Düşünün trafik o derece yoğun. Onca uzun yoldan ziyade bu trafiği yoğun otobanı geçip nihayet hedefe ulaşıp biraz dinlenme fırsatı bulmuştum. O gün ve sonraki gün Tahran’ı gezip akşamında İran yemeklerini daha çok tatma fırsatı buldum. Lastiğimi de değişip buraya kadar gelmişken biraz daha yol alma isteğime karşı koyamadım ve yeniden yola koyuldum.

Sıradaki durak İsfahan’dı. Oraya yol alırken yine yol üzerinde bulunan ve görülmesi gereken yerleri de atlamamaya gayret ediyordum. O nedenle yol üzerindeki kasabalardan Kaşan’da tarihi bir konağı ziyaret ettim ve güzel bir mola oldu diyebilirim. En güzel fotoğraf karelerinden bazıları da bu konaktan çıktı açıkçası. İsfahan’a vardığımda yine akşam olmak üzereydi. İsfahan, dokusunu ve kimliğini kaybetmeden, özgün karakterini koruyabilmiş dünyanın en güzel şehirlerinden birisi. Tipik bir Şark şehri olan İsfahan, sahip olduğu tarihi miras ile bir açık hava müzesi gibi. İslam mimarisinin en çarpıcı örneklerinden biri olan İmam Meydanı (Nakş-ı Cihan), 512 metre uzunluğu ve 163 metre genişliğiyle yapıldığı dönemde dünyanın en büyük meydanıydı. Dünyanın en büyük 2. meydanı olarak geçiyor. Tarihte, Şah ve halkın buluşma merkezi olarak kullanılan bu meydan, askeri teçhizatların düzenlenmesi, spor müsabakaları ve Çogan oyunlarının oynanması, ticaret aktivitelerinin gerçekleşmesi, dini törenlerin yapılması, hükümet kararlarının ilan edilmesi, suçluların cezalandırılması gibi birçok aktiviteyi içermesiyle kentin merkezi haline geldi ve şehrin kültürel, politik ve toplumsal hayatına büyük bir katkıda bulundu. Şehirde yüksek binalar da olmasına rağmen, meydanın içerisinden dışarıdaki binalar gözükmüyor. Akşam saatiyle meydanın yeşil alanı, sofralarını alıp gelmiş İranlılarla dolup taşıyor. Zağros Dağları‘ndan doğan ve İsfahan’ın ortasından geçerek şehre hayat veren Zayende Nehri (Zayendehrud Nehri) farklı zamanlara ve medeniyetlere ait, fonksiyon ve mimari estetik bakımından önemli pek çok taş köprüyü üzerinde barındırıyor. Bu köprülerden en çok bilinenleri: Urgan Köprüsü, Zamanhan Köprüsü, Kelle Köprüsü, Baba Mahmud Köprüsü, Flavercan Köprüsü, Marnan Köprüsü, Siesepol Köprüsü (Se-o-se Pol), Hacu Köprüsü (Khaju), Şehristan Köprüsü, Desti Köprüsü, Verzene Köprüsü. İsfahan’da, köprüler fonksiyonlarından ziyade bir sosyalleşme alanı olarak kullanılıyor. Nehir üzerinde yer alan Siosepol Köprüsü güzelliği ile oldukça etkileyici. Biz de bu kültüre ortak olduk ve burada sokak sanatçılarının şarkıları eşliğinde güzel iki akşam geçirdik. Nereye kadar gideceğimi tam da bilemediğim bu yolculukta son durağıma, yani Şiraz’a doğru tekrar yola çıktığımda sıcak havaların etkisini artık iyice hissediyordum. Çöl vari uçsuz bucaksın alanlardan geçerken duyduğum heyecan halen aklımda. Yolculuk boyunca gündüzleri yol aldığımdan manzaranın da tadını çıkartmaya gayret ediyordum. Molalarımda gördüğüm ilgi alaka beni yol almam için sürekli motive ediyordu. Belki de bazı zamanlarda çok zorlanmış olsam da bu motivasyon hep beni daha ileriye götürdü.

Gezimin son durağı olan Şiraz şehri kesinlikle en güzel noktasıydı tüm bu yolculuğun. O yüzdendir ki burada diğer şehirlere oranla daha çok kaldım. En güzel fotoğraf karelerini de burada çektim. Şiraz, masalsı atmosferini biraz da bahçelerine borçlu. Şiraz kent geleneğinde doğaya düşkünlüğün ne kadar köklü olduğunun bir kanıtı olan bahçelerin en ünlülerinden biri de İrem Bağı. Havuzlar, rengarenk çiçekler, çayhaneler, kameriyeler ve sadece Şiraz’da yetişen servi naz ağaçlarıyla İrem Bağı, geleneksel İran bahçe mimarisinin göz alıcı bir örneği. Dünyadaki en renkli cami Nasır El Mülk ise gezimin en güzel fotoğrafının yeri ve bu yerde yine Şiraz kentinde. İçerisinde her türlü rengin dans ettiği, değişik desenlerdeki halıları, duvarları, camlarıyla Nasır El-Mülk Camii, görüp görebileceğiniz en renkli camiidir. Üstelik bu renkler sadece belirli bir saate kadar görünüyor ve sonra kayboluyor. İçerisinde birçok uygarlıktan izler bulacağınız camii, ruhunuza da iyi gelebilir. Rengarenk camları ve iç dizaynı ile ortaya çıkan bu güzelliklerden ötürü camiye ‘Pembe Camii’ de deniyor. Japon fotoğrafçı Koach, caminin güzelliğinden nasıl etkilendiğini şöyle açıklar: “Sabah erken saatlerde ışığı sadece vitrayla görebilirsiniz. Bu vitraylar sabah güneşini yakalamak için inşa edildi, öğlen saatlerinde ziyaret ederseniz ışığı yakalamak için çok geç kalırsınız. Renkli vitraylar üzerinden yansıyan ve sonra sıkı dokunmuş İran halısı üzerine düşen sabah güneşinin görüntüsü, başka bir dünyadan gelmişçesine büyüleyici görünüyor.”

Şiraz’a gelen her gezginin mutlaka ziyaret etmesi gereken yerlerin başında, ilk dünya imparatorluğunu kuran Perslerin kendilerine yakışan başkenti Persepolis geliyor. Pers İmparatorluğunun ünlü başkenti Persepolis’e ev sahipliği de yapan Şiraz, şiir, şarap ve güllerin şehri diye tarihin yapraklarında yer etmiş. MÖ 6. yüzyıl sonlarında Pers Kralı I. Darius (Dara) tarafından kurulan Pers İmparatorluğu’nun başkenti Persepolis, Farsça’da Taht-ı Cemşid yani Cemşid’in Tahtı anlamına geliyor. Yüzlerce sütun ve onların üstüne oturtulmuş boğa, insan, kuş şeklinde sütun başı heykelleri, duvarlardaki çok sayıda kabartma heykelleriyle dikkate çeken zamanının ötesinde mimariye sahip Persepolis, Unesco Dünya Mirası Listesinde yer alıyor. Tümüyle taştan dev boyutlardaki boğa figürleri ve sütunlar arasındaki Tüm Milletler Kapısı (Gate of All Nations) denen yerden geçilerek şehre giriliyordu. Şehrin giriş kapısı, Kserkses’in 100 sütunlu, 10.000 kişilik kapalı salonuna götürüyordu. İyonyalılar, Kapadokyalılar, Etiyopyalılar, Suriyeliler ve İskitlerden Hintlilere kadar, dönemin birçok uygarlığından gelen elçiler, Pers imparatoruna en seçkin hediyelerini sunuyorlardı. Bu tarih kokan şehirde geçirdiğim her bir an beni benden alan bir hissiyat yaşatıyordu. Burada beni misafir eden insanlarla harika zaman geçirip gezinin en değerli anlarını paylaştım diyebilirim. Katıldığımız bir doğum günü ve onun öncesindeki dağ yürüyüşü, enfes yemekleri, muazzam doğası her şeyi bir harikaydı bu şehrin. Sanırım bu yüzdendir ki geziyi de burada noktalamak en doğru karar olacaktı. 13 Gün su gibi akmış ve ben evden bu kadar uzağa, bu kadar hızlı gelişime anlam veremiyordum. Dönüş için kendimi istemsizce zor bir duruma sokup, uzun sürüş deneyimi yaşamak istiyordum. Bunun için de üç dört günde geri dönme planları yapmıştım. Günlük sürmem gereken mesafe 800km civarındaydı. Geri dönüş yolunda ilk gün sabah 04:00 gibi kalkıp yola koyuldum. Tahran’a geldiğimde halen enerjim yerindeydi ve daha yol alabileceğimi düşünüp Tebriz’e varmak istesem de gece 01:00 civarında artık fazlasıyla yorulmuş ve tüm gün sıcaktan bunalmış olsam da bu havanın tam tersi şeklinde üşümeye başlamıştım artık. Gece sürüşün her zaman riskli olduğu gerçeğiyle şansımı çok zorlamayıp yol üzerindeki bir benzin istasyonunda çadırımı kurup geceyi geçirdim. Sabahın ilk ışıklarıyla Tebriz’den geçip sınıra geldim ve bu sefer sınırdan biraz daha kolay denebilecek şekilde geçip Türkiye topraklarına girmiştim artık. Gerisi çorap söküğü gibi gelir diye düşünürken ve bir an önce Trabzon’a varmaya çalışırken, tüm gün sürmüş olmanın ve gece sürmenin de vermiş olduğu rehavetle Bayburt’tan Trabzon’a sapmam gereken yerde Erzincan yoluna doğru devam ettim. Nitekim verdiğim molada bunu fark edip 25km geri dönerek asıl yola girebildim. Bu yanlış yola girmemin sebebi belki de hayatımda ilk kez görmüş olduğum orman yangınına denk geleceğimdi. Uzakta dumanların yükselişi ve gece gökyüzündeki yıldızların elle tutulacak derecede yakınlığı çok farklı heyecanlar ve biraz da tedirgin olmama sebep olmadı değil hani. Tüm bunları ıssız Bayburt yoluna girene kadar yaşadım ve sonrasın da çok farklı korkular sarmaya başladı desem yalan olmaz. Dağlık bir arazide in cin top oynadığı tek yönlü otobanda zaman zaman başka araçlar bekleyip onlarla yol aldığım oldu. Zorlu bir yolculuk her geçen dakika daha da zorlaşıyor ve benim yol almaktan başka hiçbir seçeneğim yoktu. Durmadan devam edip Bayburt’a vardığımda doğruca öğretmenevine gidip geceyi burada geçirdim. Çok istesem de Trabzon’a o gün için varamamıştım. Ertesi gün gündüz gözüyle çok daha rahat bir sürüş yaparak nihayet Trabzon’a vardım. Günlük ortalama 1200km yol yaparak kesintisiz en uzun süreli sürüşümü yaptım.  Motosikletimle en uzun yurtdışı gezimi böylece tamamlamış ve büyük bir keyifle evimdeki koltuğuma oturmuştum. Aklımda ise 2TekerGezi’18 Rusya vardı…

FOTOĞRAFLAR


 

YOL HARİTASI